Her araştırıcı, bilim adamı, yazar veya düşünür konusunu ciddiye alır. Almak durumundadır. Sever mi? Çok zaman sevmek zorundadır. Başlangıçta olmasa bile sonunda konusuna, konusundan çok süje olmuş objelerine, aşık olmuştur. Sevgi, sezmeye yardım eder. Her düşünüre gereklidir. Çünkü düşünür, bir anlama, düşündüğüne aşık olmuş kimsedir.

Türk aydınını ciddiye almak ne demek? önce kendi kendini önemsemek. Türkiye'yi önemsemeyen kendisini küçümsüyor, demektir. Türkiye'de Türk aydını var; son derece de ciddiye alınması gerekir. Türk aydınının, daha dar olarak, Türk araştırıcısının Türk aydınını ciddiye almaması, saf bir aşağılık kompleksini yansıtır. Türk aydını aşağılık kompleksine lâyık değildir. Bir saga'sı, bir menkibe'si, bir destan'ı var. Burada, bu, yazılmaktadır.

Ciddiye almak ne demek? Bir 'ürün' olduğunu düşünmek demektir. Türk aydını bir saf üründür; Türk tarihinin. Türk eyleminin, hep çocuk kalmış çocuğudur. Bu nokta, bu çalışmayı, yerli veya yabancı benzer tüm çalışmalardan ayıran belli başlı çizgilerden birisidir. İlk bakışta sanılabileceğinden çok daha önemli olduğunun tekrarlanması yararsız değildir. Benzer tüm araştırıcılar. Türk aydınını, düşünceleriyle ayırt etmeye çalıştılar. En zayıf noktasındcn yakalamayı denediler. Bu yüzden de hem yakalayamadılar ve hem de yakalayamadıkları için olsa gerek. karaladılar.

Her bilimsel çalışma, bilimsel adına lâyıksa, aynı zamanda bir yöntem çalışmasıdır. Her ciddi bulgu, bir yenice yönteme dayanır. Yöntemin yüzde yüz yeni olması mümkün değil; ancak yenice olabilir. Çünkü yöntem, araştırma veya bulgunun özünün türevidir. Toplumsal bir süreç içinde türevin, köktenci bir biçimde yeni olmasına imkân yok. Bulgu da, köktenci olarak yeni olamaz, yüzde yüz ters olabilir, fakat, saf olarak yeni olamaz. Çünkü, ana rahminin kalıntıları her bebekte var. Bebek ters gelir, ancak, kesinlikle yüzde yüz yeni değil.

Türk aydınını düşünceleriyle ayırt etmeye çalışmak, at ile insanı, birinin yelesine, diğerinin saçlarına bakarak ayırmaya çalışmak demektir. Saç ve yele, insan ve hayvanın en zayıf yanlarıdır; yoksun edilmeleri, işlevlerini ortadan kaldırmaz. Saçsız insan veya yelesiz at olabilir, emek ve enerji icra edebilirler. Bu yüzden saç ve yele, insan ve atın ancak organik ekleri sayılabilir.

Türk aydınını düşüncelerinin bir fonksiyonu olmak yerine, Türk eyleminin hep çocuk kalmış bir çocuğu olarak ele almak, bir yöntem farklılaştırmasıdır. Ve Türk aydınını ciddiye almanın tek yöntemi de budur. Düşüncelerin bir forksiyonu olarak Türk aydını, her zaman seçici, ancak daima cılız bir kopya ve daima bir mediocre'dır. Türk aydını, düşüncenin önemini hep kavradı. Ancak Türk aydını için düşünce, fetvacı geleneğin bir birikimi olabilir, hep belli ve çok uzun dönemli olmayan eylem programlarının bir süsü veya bir örtüsü oldu. Türk aydını bugüne dek eylem ile düşünce arasında kimyasal bir bileşim ihtiyacına çok uzak kaldı, ya da çok az yaklaştı. Düşünce, Türk aydını için ve bir eğilim olarak, eylemin aktörlerini harekete getiren bir kuvvet yerine, tarihsel içgüdülerle sahnelenen eylemlerin güzellik örtüsü, daha başka bir deyişle, bir şal olduğu için, Türk aydınının çeşitli düşün akımları karşısındaki tutumu deneyimli bir kabzımalın toptan sebze piyasasındaki davranışını hatırlatır. Hep seçici kalır, ilgisi hiç bir zaman derinlemesine olmaz.

Düşüncelerinin bir fonksiyonu veya çeşitli düşün akımlarının bir yansıtıcısı olarak ele alındığında Türk aydını mediocre'dir ve iki kez büyüten bir dürbünle tersinden bakılmışçasına görülür; iki kez küçültülmüştür. Birinci kez acık, düşün akımlarını cok fazla ciddiye almaz, bir anlamda, pek sığdır. Bu, kendisi. İkincisi, bakış süreci içinde kullanılan standart. Türk aydınına düşün akımlarının bir yansıtıcısı olarak bakmak, her şeyden önce, daha önce geliştirilmiş düşün akımlarını varsaymak demek. Bunlar ise, tanımı gereği, daha önce geliştirilmiştir. Gelişmiş düşün akımlarının Türk aydını üzerindeki yansımasını ölçmeye çalışmak, başlangıçta, Türk aydınını çapsızlığa mahkûm etmektir.

Yöntem ile bulgu birbirinden çok fazla ayrı değil. Yalnız, yöntemin öyle havadan ve pek keyfi olarak doğduğunu söylemek mümkün değil. Şöyle söylenebilir: Türk aydınını Türk eyleminin bir ürünü olarak ele almak, bu çalışmayla birlikte ortaya çıktı. Çok da iyi oldu, çalışmanın içinde gelişti. Çalışma, bir vücut olup şekillenirken; yöntem vücudu ayakta tutan ilik oldu.

Türk aydını, Türk tarihinin ürünüdür (*). Türk tarihsel eyleminin çocuk kalmış çocuğudur. Bu haliyle hem sevgi kaynağıdır, hem endişe. Güzelliği çocukluğundadır; hep sevilmeli. Endişe verici yanı ise hep çocuk kalmasında. Çocuk ne kadar güzelse, çocuk en büyük sevgilerin objesi olsa da, çocuğun hep çocuk kalması sürekli bir üzüntü ve endişe kaynağıdır. Türk aydımnın hep çocuk kalması ise, başka nedenlerle birlikte ancak pek önemli olarak. Türk aydınının düşün ile eylem orasında bir kimyasal bileşim kuramamasından kaynaklanıyor. Çok büyük bir doğallıkla; aydın bir düşünsel sığlıkta büyüyemez.

Tek başına eylem aydını büyütmez. Aydın, tanımı gereği, kafasıyla ve çok büyük bir inatla, toplumu değiştirmek için mücadele eden hayvandır. Tanımı kısaltmak gerekirse, aydın kafasıyla mücadele eden insandır. Mücadele etmeyen aydın olmaz. Eyleme inmeyen aydın olmaz. Güzel, ancak, kafasız mücadele aydını büyütmez. Aydını, tarihin diğer aktörlerinden ayıran en belirgin çizgi, mücadeleye kafasını koymasıdır. Aydının kafası, mücadelede ön plandadır. Bu yüzden zaman zaman önce aydının kafası koparılır.

Tanımı, bir öğesinden fakirleştirerek devam edilecek olursa, Türk aydını, bu çalışmanın tarihsel sınırları içinde. 1830-1980, hep mücadele etmiştir. Nasıl? Bu soru aklıma ne zaman düşerse, Sabahattin Ali'nin Kuyucaklı Yusuf'unu hatırlıyorum. Yaban ve umursamaz Yusuf'un kalbine Muazzez düşünce bir büyük titreşim başlıyor. Yusuf'un Muazzez'e aşkı, ince, rafine, işlenmiş olmaktan cok uzak; hayvanların aşkı nasıldır, cok iyi bilmiyorum, Yusuf'un aşkında yalnızca bir içgüdüsel patlama görüyorum. Yusuf için sınır tanımıyor; kuşku yok, ince, rafine ve işlenmiş olmadığı için sınırları kolaylıkla aşıyor ve Yusuf'un başkaldırısı doğuyor. Türk aydını, bu irdelemenin sınırları içine düşen yüz elli yıldır, aziz bildiği vatanı, toplumu ve halkı için başkaldırıyor. Bu, bir içgüdüsel başkaldırıdır. Henüz kişiliğini ve bilimini bulamadı. Tarihsiz. Destanı yok; bölük pörçük destanları var.

Türk aydını cok uzun yıllar, çağdaş anlamda bebekliğinden başlamak üzere, ölmekte olan bir imparatorluğu yaşatmak için mücadele etti. Bu irdelemenin tarih kapsamı içindeki ilk doksan yıl böyle bir mücadeleye ayrıldı. Ölmekte olan imparatorluk öldü. Türk aydını kurtaramadı. Tarih Türk aydınının ilk doksan yıllık gençliğinin tüm uğraşının beyhude olduğuna karar verdi. Amaç beyhude idi. peki. mücadelenin kendisi? Eğer maksad aydını yazmaksa hayal kırıklığı ile sona eren bir mücadelede, sonuca bakarak mücadeleyi görmemek olmaz (**). Olur, ancak kısırlaştırıcı olur.
Sonuca bakıp mücadelenin kendisini ihmal etmek, eğer konu aydın ise, çok daha kısırlaştırıcı olur. Çünkü aydın, bir mücadele eden insandır. Amaç çok zaman tarih için öndedir. Tekil aydın için mücadele, tarihin zorladığı yanılgılarla birlikte, amacın önüne geçebilir. Bu, bir. İkincisi, aydının hayal kırıklığı tarihte istisna değil kuraldır. Ne mutlu o aydına ki, tarih alnına hayal kırıklığını yazmamıştır. Bu yüzden hayal kırıklığı, aydın için, ihtimali çok büyük bir yazgıdır. Yalnızca yazgı mı? Hayal kırıklığı aydının en büyük öğretmenidir. En acımasız ve en öğretici.

Ve en kırıcı. Türk aydını hep kırılmıştır. Türk aydınını en çok düş kırıklığı Kırmıştır. Düşünceyi hep bir şal olarak gördüğü için hayal kırıklığı Türk aydınına veba türünden kırıcı olmuştur. Kütlelerle kırmıştır. Belkemiğini kırmıştır. Çok toplumun aydını bel kemiğinden yoksundur; Türk aydınının belkemiği kırılmıştır. Düşün gücü açısından yoksul Türk aydını, tarihin acımasız zigzagları karşısında kırılmış iki büklüm olmuştur.
Bu nedenle mi? Tek başına hayır. Tek başına bu nedenle değil,ancak, her toplumun aydınları gibi Türk aydınları da kendilerini hep yalnız hissettiler. Yalnızlık sınıflı tüm dünya aydınlarının trade mark'ı, alâmet-i farikası'dır. Kuşkusuz, Türk aydınının da. Yalnız eklenecekler var: Yalnızlık kadar yalnızlıktan kaçış da Türk aydınının aiâmet-i farikası oldu. Şöyle de söylenebilir: Türk aydınının tarihi yalnızlıktan kaçışının tarihidir.

Türk aydınının tarihi. bir kaçışın tarihidir. Bu, tarih Vak'ay-i Hayriye ile başlar. Türk aydınının tarihi de yalnızlıktan kaçışsın tarihi de, Vak'ay-i Hayriye ile başlıyor. Bu yüzden Türk aydınının tarihi ile, aynı anlama gelmek üzere, bu çalışma Vak'ay-i Hayriye ile başlıyor. 1826 tarihi yerine, yuvarlak olsun diye. aynı zamanda tarihin kendisini yuvarlamasına zaman bırakmak amacıyla. 1830 yılından başlıyor.
Anlatılacak; Türk aydınının yalnızlığının tarihi, Vak'ay-i Hayriye ile başlayacak. Vak'ay-i Hayriye, bugünkü dilde söylenişiyle Hayırlı Olay, Osmanlı Türkiye'sinin resmî ordusu Yeniçeri Ocağı'nın ilgasıdır. Yeniçeri Ocağı, bir esnaf güruhudur, zamanına göre bir sermaye kesitidir ve sermaye kesiminin silâh kullanan bölümüdür.
Görülecek, bu çalışmaya kadar. Yeniçeri Ocağı'nı salt bir Silâhlı Kuvvetler Örgütlenmesi olarak alanlar hep yanıldılar. Yanlışlık düzeltilecek mi? Düzeltme zordur; büyük yanlışlıkları düzeltmek daha da zordur. Ancak büyük yanlışlıkların düzeltilmesi için ilk adım atıldı mı, gerisi çok kolay. Neden kolay olmasın? Neden salt ve saf bir Silâhlı Kuvvetler gerici olsun? Neden Osmanlı Türkiyesi'nde Silâhlı Kuvvetler örgütlenmesi olan Yeniçeri Ocağı bu denli gerici olsun ve bütün yenilik girişimlerinin, bütün yenilikçi adımların karşısına çıksın? Bunun için bir mantıksal ve aynı zamanda tarihsel neden bulmak gerek. Bu neden var: Sermaye gericidir. 1826 yılında lâğvedilen Yeniçeri Ocağı, tarihsel kanıtlarıyla gösterilecek, bîr salt ve saf Silâhlı Kuvvetler örgütlenmesi değildir. Disiplinsiz bir esnaf güruhudur. Osmanlı Türkiyesi'nde sermaye ile iç içedir; ayrılması mümkün değil. Bunun için gerici.
Bunun için, bir çok Hayırlı Olay ile topa tutulmuş ve lağvedilmiştir. Bu kadar değil. Vak'ay-ı Hayriye ile yal'nızca Yeniçeri Güruhu ortadan kaldırılmadı, o zamanlar Osmanlı Türkiyesi'nde aydınları da içeren ulema sınıfını yalnız bıraktı; dayanaktan yoksun etti. Şöyle: Bir esnaf güruhu olan yeniçerilik hiç bir melanetini tek başına yapmadı. Osmanlı Türkiyesi'nde ulema, yeniçeriliğin tüm lânetli başkaldırılarına ortak oldu. Ortaklıktan ötede fetvacı oldu. Esnaf güruhu, ulemanın çok önemli bir bölümü ile ittifak kurmadan, kapalı kapılar arkasında Türkiye'nin yenilikçilerinin başları üzerine kirli anlaşmalar yapmadan bir tek adım bile atmadı. Hayırlı Olay'a kadar, o zamanki Türk aydınlarını da içeren ulema hep yeniçerilik ile ittifak halinde oldu. Yeniçeri Ocağı, ulemanın dayandığı müttefiki idi,

Vak'ay-i Hayriye, Osmanlı Türkiyesi'nde ulema sınıfını çırıl çıplak etti. Osmanlı Türkiyesi'nin yeniden doğuş umudu, Yeniçeriliğin ilgasıyla başladı. Şehzadeliğinde Yeniçerilerin kirli kementlerinden dünyaya yeniden dönen Mahmut-i Adli, yaygın adıyla İkinci Mahmud, kurtarmak için yıkmak gerektiğini bilen bir hükümdar oldu. Sultan Mahmut'un yanı başında, gözü önünde. Yeniçerilerin hain kementi ile hayatını kaybeden Üçüncü Selim, bir yana bırakılacak olursa, Türkiye'de tüm yenilikleri Sultan Mahmut ile ve Vak'ay-i Hayriye ile başladı.

Türkiye'deki tüm yeniliklerin ve Türk aydınının doğum"tarihi bir Hayırlı Olay'dır. Osmanlı uleması yerini, bir geçiş türü olan Osmanlı Münevver'ine, o da zamanla çağdaş Türk aydınına bıraktı. Bu süreci Vak'ay-i Hayriye başlattı, ancak, aydını aynı zamanda önemli sorunuyla karşı karşıya bıraktı. Türk aydını, tarihi boyunca, hep dayanak aradı. Türk aydınının düşünsel zafiyeti diyalektik bir zorunlulukla, dayanak ihtiyacını daha derinden duymasına yol açtı.

Düşün gücü olan, teorik dayanağı olan aydın, yalnızlığa en çok dayanabilen insandır. Eğer daha önceki zorunlu tanımlamaları tamamlamak gerekirse, aydın yalnızlığa dayanabilen hayvandır. Ve teorik güç ile yalnızlığa dayanma gücü doğru orantılıdır. Çok büyük bir doğallıkla; çünkü teori dünyadır

Türk aydınının teorik dünyası hep sığ oldu. Türk aydını bir teorik dünyadan güç alamadı, böyle bir teorik dünyada dayanak bulamadı. Tarihsel dayanağı Yenicerilik yıkılınca hep dayanak aradı. Dayanağı kendisini çoğaltmada aradı. Mısır Prenslerinde bulduğunu sandı, yabancı elçiliklere dayandı, bir Türk edibinin çok yerinde deyişiyle, düvel-i muazzamayı Allah'tan sonra en büvük güç saydı, sonra büyük devletleri mağlûp eden Mustafa Kemal'e tapındı. Kemalizmin Truva Atı köylülerle özdesleşti, tekrar asker kişilere döndü, sendikaların peşinde koştu, holdinglere, bankerlere. aydın uğraşının taban tabana zıddı reklâmcılığa heves saldı. Hep düş kırıklığına uâradı.

Böyle bakıldığında bir başka tablo ortaya çıkıyor. Böyle bakıldığında Türk aydınını hem ciddiye almak ve hem de sevmek daha kolay ve mümkün görünüyor. Şu nedenle: İnatla bir dayanak arıyor. Muhtemeldir, ne kadar güçlü olursa olsun, daha doğrusu ne ölçüde güçlenirse güçlensin, tek başına kendi gücünün yetmeyeceğini biliyor. Sürekli ve inatla dost bir dayanak arıyor. Bir açıdan bakıldığında, Türk aydınının tarihi, kendine uygun bir dayanak bulma tarihi oluyor. Tarihe bakınca, dayanak olarak el attıklarına bakarak Türk aydınını kınamak ve şiddetle eleştirmek gerekebilir, doğrusu da gerekir. Ancak, dayanak aradığı için Türk aydını eleştirilemez. yalnızca kutlanır.

Sevmek, sezmektir. Türk aydınının inatla dayanak arayışında Türk aydınının misyoner esprisini, daha Osmanlı bir deyişle, mücahit ruhunu seziyorum. Sezdikten sonra anlamak daha kolay oluyor: Batmakta olan bir imparatorluğu kurtarmaya çalışmak, mutlak misyoner ruhunu gerektirir. Türk aydınının kökünde bir misyoner ruhu ve bir iktidar hırsı var. Türk aydını doğuştan irnparatorlukçudur, kurtarıcı bir hırsa sahip. Bu yüzden hep dayanak aramıştır. Düşünsel birikimi pek zayıf olduğu için de dayanak aramada kendisine sınır tanımamıştır. Kuyucaklı Yusuf'un Yusuf'u gibi davranmıştır. Mısırlı Prensleri veya yabancı elçilikleri kendisine pek yakın dost ve dayanak sanmıştır.

Böylesi güzel ve güzel olan affedicidir. Bilim, öncelikle bilimlerin anası tarih bilimi, kendisini ilerletecekler için son derece affedicidir Halbuki Türkiye'de tarih bilimi Türk aydınını hep karalamıştır. Türk tarih bilimi Türk aydınını hep mahkûm etti.

Bundan bir sonuç çıkar. Türkiye'de tarih bilimi yoktur. Türkiye'de toplumun gelişme yasalarını çıkarıp ortaya koyma anlamında bir tarih bilimi olmadı. Olmadığı gayet ortada: Bilim, tekil yanılgıları soyutlayabilmektir. Bilim az sayıda yanılgıyı soyutlayarak çok sayıda yanılgıyı önlemeye vardım eder. Halbuki Türk aydın tarihi, benzer yanılgıların tekrarıyla doludur. Türk tarihi, yanılgıları önlemeye yardım edici bir bilimsel uğraşı olma yerine, sanki tarihin akışını hızlandırmak için yola çıkanlara yeni tuzaklar kurmak için kullanılabilecek bir el kitabıdır.

Her yerde bilim ilerleticidir ve ilericilerin en yakın yardımcısıdır. Bilim, tarihin ileriye dönük çarkını harekete getiren kol değildir. Hiç bir zaman. Bilim, hızlandırıcıdır. Hız ise yanılgılarla ters orantılı. Sürekli olarak çukurlara düşen bir yolcunun hızlı gittiği düşünülemez.

Tarihin bir ana bilim olması, bir tercih sorunu değildir. Şu anlamda: Tarih bilimler arasında bir yarış sonucunda ana bilim olmadı. Mantıksal ve toplumsal nedenlerle ilk ve ilkel bilim oldu. Çok basit bir nedenle: Yol ağzında olanlar hep tarihe bakarlar. Tarih, bir başka yol gösterici durumuna çıkarılan piyasa mekanizmasının oluşumuna kadar, kuşkulu durumların tek yol göstericisi oldu. Onbeşinci yüzyılda Rönesansla birlikte Avrupa kendine ve tarihine döndü. Ondokuzuncu yüzyıl Türkiyesi, büyük uyanışı içinde, tarihini ve kendisini aradı (***).

Tarihe duyulan bu toplumsal ihtiyaç, tarihi ön plana getiriyor. Ve burada tarih için de yollar ayrılıyor (****). Sınıflı toplumlarda tarih, bir çarpıtmanın ve bir şaşırtmanın en kolay ve en güvenilir yolu haline geliyor. Bu yüzdendir, tarih ve tarihçilik en geri ve en geriletici bir meslek oluyor. Toplumsal işbölümü içinde tarihçiye tarihi çarpıtma işlevi düşüyor ve tarihçi kütlesi, bir eğilim olarak, çok büyük bir istekle bu işlevi üzerine alıyor. Tarihçi, yanılgıları göstermemeyi ve giderek süslemeyi bir meslek haline getiriyor. En çarpıcı yanılgılar karşısında ise en fazla susmayı tercih ediyor.

Basit fakat çarpıcı bir örnekte yarar var. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Türkiye ve Yunanistan Batı Dünyası icin birbiriyle yarışa başladılar. Aynı kamp ve aynı kampın askerî kuruıuşu içinde yer almak için sürdürülen bu yarış zaman zaman bir çekişme görünüşünü almaktan geri kalmadı, işte tam bu sırada Batı dünyasında bir İngilizce şarkı çıktı: İstanbul not Constaninopol. Bu şarkının bestelenmesi ve yayılması için Türk Hükümeti'nin örtülü ödeneklerden harcama yapmış olması mümkün. Bu şarkı en çok Türkiye'de beğenildi. Türkiye'de geniş halk kütlelerine Batı dünyasının İstanbul'u, Grekçe adıyla değil Türkçesiyle kabul etmiş olduğu ısrarla yayıldı. Böylece Türkiye'de «ulusal onur» pek yüksek tutulmuş oldu.

İstanbul'u adıyla ilgili olarak İslâm Ansiklopedisi, İstanbul maddesinde şu bilgiyi veriyor: «Umumiyetle Kostantiniya olarak telâffuz edilen Kustanıya şekli araplardan İranlılara ve daha sonra Türklere geçmiştir». Türkler, Osmanlı Türkleri de çok uzun yıllar İstanbul'a Kostantiniya diyoriar Ancak bu kadar değil. İslâm Ansiklopedisi aynı yerde şunları da ekliyor «Daha X. asrın ilk yarısında islam dünyasında, umumileşmiş bizans şekli olan Polin ve halk dilindeki is tin Bolin bilinmekte idi. Bu son kelime Grekçede p ile değil, b ile okunur» Polin veya okunuşuyla Bolin Grekçede şehir anlamına geliyor. Bir başka kaynak, istanbul'un fethinden çok önce İstanbul çevresine, İznik'e gelen müslümanların Grekçe şehri sorduklarında bu cevabı aldıklarını kaydediyor (*). Böylece İstanbul kelimesinin de tıpkı Kostantiniya gibi Grekçeden geldiği ortaya çıkıyor (**).

Burada önemli olan bu değil. Türkçede her gün kullanılan 'Efendi' kelimesinin Grekçe 'sahip' anlamına gelen 'Ofendis' kelimesinden geldiği ve Türkçeye ancak İstanbul'un fethinden sonra girdiği bilindiğine göre İstanbul kelimesinin de Grekçeden gelmiş olmasına fazla şaşılmaz. Önemli bir bulgu değeri yok. Burada önemli olan şu: İstanbul kelimesinin Grekçeden geldiği yeni keşfedilmedi. Çok öncelerden beri biliniyor. Türkiye'de de bunu bilen tarihçiler var. Ancak Türk ve Yunan halkları Konstantinopol ve İstanbul türünden pek anlamsız bir çekişmenin içine sokulduğunda tarihçiler susuyor. İslâm Ansiklopedisi'nde İstanbul maddesini yazan tarih profesörü de.

Çarpıtma, hep, özü saklamak içindir. Sınıflı toplumlarda sözde bilim, öz ile görüntü arasında var olan aykırılığı daha da büyütme işini alıyor. Sözde bilim adamları bunu yaptıkları ölçüde ödüle lâyık görülüyorlar. Bu durum, böyle toplumlarda, görüntüye güvenmemek ihtiyacını artıyor; yazılı tarihten kuşku duymayı bilimsel araştırmada çok verimli bir ilke haline getiriyor.

Bu genel bir eğilim. Fakat söz konusu olan aydın ise. eklenecek var. Bir açıdan bakıldığında aydının 'tarihin şamar oğlanı haline getirilmesinde, diğer açıdan bakıldığında, 'aydın aydının kurdudur' dedirtecek bir kampanyanın oluşmasında ek neden var: Sürüp giden yanılgılara sorumlu bulmak? Yer yer tekrar izlenimini veren yanılgı dizilerine neden bulmak aydının görevi oluyor. Kim olabilir? İşçi sınıfı mı? Fabrika içi düzensizliklerde işçi sınıfını sorumlu tutmak mümkün, ancak, geçici başkaldırı dönemleri bir yana. sınıflı toplumlarda işçi sınıfını tarihin daha hızlı akmayışından sorumlu tutmak mümkün değil. Burjuvazi açısından mümkün değil. Pek basit ve çok inandırıcı bir nedenle: Bu işçi sınıfını ön plana çıkarmak demek. Tarihin büyük aktörleri arasında bu sınıfa da yer vermek demek. Bu, burjuvaziye düşmez.

Tarihin yavaş dönmesinden burjuvazinin kendi kendisini sorumlu tutması da düşünülemez. Son yüz elli yılda tarihi yavaşlatan ve toplumları bunalımlara sokan bu sınıf için en akılcı olan. tarih içindeki rollerini mümkün olduğu kadar geri plana atmaktır. Bu yüzden olmalı, burjuvazi en çok Komünist Manifesto'da övüldü.
Geriye aydın kalıyor. Ve aydın iki ateş arasında kalıyor. Her yenilikçi, yeniliğine uygun bir aydın kadroyu yetiştirmeyi çok gerekli ve çok âcil bir görev olarak biliyor. Hiç bir yenilik hareketi yeni insanı, yeni kadroları ve kuşkusuz yeni aydınları olmadan olmuyor. Yeniyi kurmak ise ancak eskiyi kıyasıya eleştirmekle mümkün. Bu, bir. Diğeri ise öbür taraftan. Sınıflı toplumlarda başarısızlıklara mutlak bir sorumlu bulmak gerekiyor. Sorumlu herkesin gözü önünde olmalıdır. Aydın, her zaman nerkesın gozu önündedir.

(*) «Türk'ün maddî ve manevî sahalardaki bu tesirlerini mukayese edince vasıl olduğumuz netice şudur: Tarihin hiçbir devrinde manevî kuvvetimiz maddî kuvvetimizle mütenasip olmamıştır! Fikir ve sanat sahasında tecelli eden manevi kuvvetimiz, her zaman, siyaset ve askerlik sahasında kendini gösteren maddi kuvvetimizden çok aşağı kalmış, onunla mütevazin sayılacak bir mertebeye asla yükselmemiştlr.»
Köprülüzade Fuad, İlim ve Mefkure, Hayat, 8 Kûnun-ı evvel 1927.
Mehmet Kaplan ve diğerleri, Atatürk Devri Fikir Hayatı II, Ankara, 1981, s. 571.

(**) «Niğar'ın nereye gittiğine bakmayınız, nasıl gittiğine bakınız. Bu seyri, baş döndürücü bir şey midir? Benim maksadım bu baş dönmesinin tadını vermektir.»
Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Nur Baba, s. 27.

(***) Türk yenilik hareketinin en büyük isimlerinden birisi olan Kemal, Evrak-ı Perişan'î yazarak, yeni nesillere İslâm -Osmanlı tarihinden önder örnekler bulmaya çalıştı. Eyyübi, Fatih, Sultan Selım'ın biyografilerinden modeller bulmayı denedi. Osmanlı'nın bin kişi ile kurulduğunu kaydettikten sonra, «şu gördüğünüz ve altı yüz seneden beri dünya inkılâplarının en büyük darbelerine maruz kalmış olmasına rağmen hâlâ ayakta olan saltanatın azametli binası, böyle az bir kuvvetin düşmanı perişan ve vatanı mamur kılmaya sarf eylediği cehd ü gayret sayesinde kuruldu» dedi.
Namık Kemal, Evrak-ı Perişan, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 27.

(****) Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet'de yazıyor: «Tarih İlmi. herkese, vükelâ ve devlet adamlarına geçmişteki gizli ve saklı olayları öğretip duyurtmak ve bütün dünyaya ait menfaatlere dönük olarak, nalkın okuyup değerlendireceği ve yönetici devlet adamlarınca da el üstünde tutulan, menfaatleri çok bir fendir.»
Ahmet Cevdet Paşa, Tarih-i Cevdet, Birinci Cilt s. 33.

(*) Bizans'ta halk ve tarihçiler İstanbul'a yalnızca Şehir anlamına gelmek üzere Bolin diyorlar. Bunun çok yakın zamanlara kadar Türkiye'de de geçerli olduğunu sanıyorum. Fikret, ünlü Sis şiirinde şöyle diyor :

Örtün, evet, ey haile... örtün, evet, ey şehr;
örtün ve müebbet uyu, ey facire-i dehr!

A. Kadir bu dizeyi şöyle sadeleştiriyor:

örtün, ey İstanbul, kanlı toprak. Örtün, kart orospu, örtün, hiç uyanma!

A. Kadir, Tevfik Fikret, İstanbul, 1980. s. 92-93.

(**) Ubucini, geçen yüz yılın ortasında şunları yazıyor : «Osmanlıların Bizans'ın kapılarına vardıkları o çağda, şehrin çevresinde oturan Rumların ağzından is tin bolin kelimesi sık sık duyulurdu. Şehre gideceklerini ifade ederken kullanılan bu cümleyi duyan dile yabancı kulaklar bunu bir kelime ve şehrin adı sanmışlar; öyle ki şehre hakim oldukdan sonra Türkler bu cümleyi dillerince değiştirerek İstanbul şekline sokmuşlardır.»
F. H. A. Ubucint, 1855'de Türkiye, Birinci Cilt, Tercüman 1001 Temel Eser, s. 66-67.

Kaynak:
Yalçın Küçük – Aydın Üzerine Tezler (1830-1980)
Tekin Yayınevi, 1985.